Küreselleşmenin bir diğer handikapı da serbest ticaretle beraber gümrük kapılarının da ortadan kalkması üretilen malların rahatça istenilen her ülkeye pazarlanmasıdır. Her ne kadar bu sistem eşitlikçi gibi görünse de büyük balığın küçük balığı yutması kaçınılmazdır. Çünkü firmalar her ne kadar iyi mal üretse de bunları pazarlayacak ve reklâmlarını yaptırabilecek güce sahip olamayabilir. Bu da ülkemiz açısından yüz yıl önceki kapitülasyonlardan farklı olmayacak yerli üretimi de durma noktasına getirecektir.
Küreselleşmenin ortaya çıkardığı üretim zihniyetini bir dönem Clinton’un da çalışma bakanlığını yapan Prof. Robert Reich’in şu örneği çok güzel açıklamaktadır.(Reich, 1993)Reich bir spor arabanın İtalya’da tasarlanıp Japonlar tarafından finanse edilip Amerika, Fransa veya Meksika’da montajının yapılabildiğini belirtip şöyle bir örnek vermektedir. Bir Amerikalı 10 000 $ ödeyerek General Motors firmasından bir araba aldığında, bu paranın
3 000 doları montaj işlemleri için Güney Kore’ye, 1 750 doları ileri teknoloji içeren parçalar için Japonya’ya, 750 doları model ve tasarım için Almanya’ya, 400 doları daha küçük parçalar için Tayvan veya Singapur’a, 250 doları pazarlama ve reklâm için İngiltere’ye, 50 doları bilgiişlem için İrlanda veya Barbados’a gitmektedir. 4 000 dolardan az bir bölümü de ABD’de kalmakta, çeşitli mal ve hizmetlere gitmektedir.
Küreselleşmeyle beraber meydana gelen hızlı üretim, bu ürünlerin de hızlı bir şekilde tüketilmesini gerektirmektedir. Bunun için de en önemli araç, medya ve kitle iletişim organlarıdır. Günümüzde artık insanlar teknolojinin hızıyla yeni çıkan ürünlere yetişememekte, moda ve popüler kültür hergün değişmektedir. Tabii ki bu tüketim çılgınlığı da küreselleşmenin ve küresel sermayenin beraberinde getirdiği yeni yaşam biçimleridir.
Yazımı geçtiğimiz haftalarda kaybettiğimiz değerli yazar Ömer Lütfi Mete’nin küreselleşme için söylediği şu sözle bitirmek istiyorum.”Küresel sermaye herkese bolluk vaat ediyor; ama patron benim..sen orada işçi olacaksın demeyi de ihmal etmiyor.”