Yıllar önce izlemiş olduğum bir film geçtiğimiz günlerde tesadüfen karşıma çıktığında zaman içindeki fikir değişimlerimi görebilmek adına tekrar izleme ihtiyacı hissettim. The Stoning of Soraya M. (Soraya’yı Taşlamak). Film, 1986 yılında İran'ın küçük bir köyünde eşi tarafından zina yapmakla suçlanan masum bir kadının köyün erkekleri tarafından taşlanarak öldürülme olayını anlatıyor. İlk bakışta şeriat kanunlarının hüküm sürdüğü yönetimlerde kadınlığa, kadının toplumda var olma çabasına ve yaşanan yasal vahşete dair çok çarpıcı bir hikaye anlatırmış gibi görünen filmin pek de iyi niyetli olmayan, Soraya’nın hikayesinin geçtiği topraklarla en ufak bir empati kurmayan film, yüzeysel, önyargılı ve süreçten çok sonuca odaklanan bir gidişata sahip. Kur’an’ı Kerim’de açıkça geçmemesine rağmen, fıkıh kitaplarının genelinde İslam’ın değişmez cezalarından biri olarak görülen Recm, Hz. Muhammed döneminde yaşanan birkaç olaya ve rivayet edilen bazı hadislere dayandırılmaktadır. Fakat bunun tatbikatının çok kolay olduğunu söylemek mümkün değildi. Zira recm cezası, suçunu ikrar eden veya dört şahidi bulunan birisi hakkında verilir. Bu şahitlerin de zina fiiline tüm açıklığı ile şahit olmaları gerekmektedir. Osmanlı Döneminde dahi sadece bir kez uygulama alanı bulmuştur. Zina fiilini işleyen bekar bir insan için verilecek karar recm değildir, yüz değnek sopa vurulur. Günümüzde ise zaman zaman kadınların recm edildiğine dair özellikle İran kaynaklı haberlerle karşılaşmaktayız.

Her ülke, kabul ettiği devlet biçimi, yine benimsediği yönetim biçimi, sosyal yapısı ve hedeflerini gözeterek suç ve ceza siyasetini belirler. Suç ve cezalara ilişkin düzenlemelerde bulunulurken, bu siyasete egemen olan ilkeler gözetilir. Bir eylemin suç olarak düzenlenmesiyle, toplumsal kınama refleksi ortaya konulup, kişisel kırgınlığın giderilmesi amaçlanır. Bu yapılırken sosyal gerçeklik ve zorunluluk boyutu gözetilir. Kınanan eylemle orantısal bir ceza öngörülerek, bu cezanın infazı sırasında da, aynı eylemin yinelenmemesi için ıslah edici bir infaz rejimi esas alınır. Zinanın 1926 tarihli eski Türk Ceza Kanununda suç olarak düzenlendiği dönemde, kadının zina suçu için sadece bir cinsel ilişki yeterli görülmekte, erkeğin zinasında ise “karı koca gibi yaşama” koşulu aranmakta; bu suçların soruşturulabilmesi için ise, zina yapanın eşinin şikayeti gerekmekte idi. Bu dönemde Anayasa Mahkemesi yapılan bir başvuruda, “kocanın zina suçuna” ilişkin düzenlemeyi eşler arasındaki eşitlik ilkesine aykırı bularak iptal etmişti. Geride suç olarak kalan kadının zinası ise, bu Mahkemeye daha sonra yapılan bir başvuru nedeniyle, sadece kadının zinasının suç sayılması da eşitliğe aykırı bulunarak iptal edilmişti. Her iki kararda, kadın ve erkeğin zinası konusundaki düzenlemeler “eşler arasındaki eşitliğe aykırılık” yönünden inceleme konusu edilmişti. Anılan kararlarda sonuç iptal olarak ortaya çıktığından, zina suçu geçerli evrensel normlar ve diğer yönleriyle irdelenmemiştir.

Bugünkü sosyal yapı ve zorunluluk, özel yaşam kavramı içerisinde kalan zinanın sadece özel birlikteliği sonlandırma yani boşanma nedeni sayılmasını gerektirmiş, onu suç da sayarak sosyal teşhir yaratmamak için, zina Anayasa Mahkemesi’ nin 1998 yılında vermiş olduğu karar ile birlikte suç olma boyutu ortadan kaldırılmıştır. Sonraki düzenlemeler ile birlikte de zina Türk Ceza Kanunumuzda suç olarak tanımlanmamıştır. Zinanın sadece boşanma nedeni sayılması da, hem özel yaşamın bir gereği, hem de özel yaşamın korunmasının bir sonucudur. Aksinin benimsenmesi, zina yapan eşin yanında, evlilik dışındaki üçüncü kişinin de sosyal teşhirini ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca çocukların bu toplumsal baskı altında anne ve babadan kopartılmasına ve rehabilite edilemeyecek konuma girmelerine neden olacaktır.

Medeni Kanundaki özel boşanma sebepleri arasında yer alan zina, evli bir kişinin sadakat yükümlülüğünü ihlal ederek eşi dışındaki birisiyle evlilik dışı ilişki yaşaması daha açık bir ifade ile aldatma eyleminde bulunmasıdır. Zina sebebiyle boşanma davası açılabilmesi için zinayı öğrenen eşin, zinayı öğrendiği tarihten itibaren en geç 6 ay içinde dava açması gerekmektedir. Zinayı öğrendiği halde 6 aylık hak düşürücü süre içerisinde dava açmayan veya eşini affeden eşin dava hakkı düşecektir. Ayrıca zina fiilinin üzerinden 5 yıl geçmesi halinde yine dava açma hakkı olmayacaktır.

Eşi zina yapan kişi, boşanma davası ile veya ayrıca açacağı bir dava ile tazminat talep edebileceği gibi Yargıtay’ ın yerleşik içtihatları doğrultusunda evli kişi ile evli olduğunu bilerek zina eden 3. Kişi durumundaki şahıslara karşı da tazminat davası açılması mümkündür.

Zina sebebiyle boşanmanın bir takım özel sonuçları olduğundan bu fiilin ispatlanması son derece önemlidir. Zira böyle bir ihtimalde hakkaniyet gerektiriyorsa kusurlu eşin mal rejimi bakımından hakkı olan artık değerdeki payının azaltılmasına veya tamamen kaldırılmasına karar verilebilir. Mal rejimine bağlı alacaklar ve mal paylaşımı bakımından önem arz edecek zinaya dayalı boşanma davalarında avukat yardımının alınması hak kaybının önüne geçecektir.

 

Detaylı bilgi için: [email protected]