Soykırım için suçlar hiyerarşisinin doruğunda, suçların suçu, en ağır olanı olarak nitelendirilen bir eylem ve hukuk ihlali diyebiliriz. Soykırım, bir insanın sadece yaşama hakkını ihlal eden bir fiil olmayıp, kişinin mensubu bulunduğu grubun yeryüzündeki varlığını da hedef almaktadır. Kısaca “insana” karşı değil, “insanlığa” karşı işlenmektedir. Bu nedenle soykırım, dünyanın neresinde işlenirse işlensin, tüm insanlığı ilgilendiren bir fiildir. Bu niteliğine rağmen insanlık, son yüzyılda Almanya’da, Bosna’da ve Ruanda’da yaşanan soykırım olaylarına şahit olmuştur. Hem soykırım kavramı hem de soykırım suçu, büyük oranda, II. Dünya Savaşı sırasında gerçekleştirilen kırımların yarattığı dehşetin etkisiyle oluşturulmuştur. Soykırım suçu konusundaki temel hukuksal düzenleme ise 9 Aralık 1948 tarihinde kabul edilen BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’dir. Türkiye Soykırım Sözleşmesini 1950 yılında her hangi bir çekince koymaksızın onaylamış, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ile de bu sözleşme doğrultusunda ilk defa, soykırımı suç olarak tanımlamıştır.

Sözleşme, suçun önlenmesi ve cezalandırılması konusunda aslolarak devletleri yükümlü kılmıştır. Uluslararası ceza mahkemelerinin, bireysel cezai sorumluluk ilkesi ile sınırlandırıldıkları düşünüldüğünde Sözleşme’nin uygulanması konusundaki yükümlülüğün devletlere getirilmesi, Sözleşme’nin ihlali halinde devletin sorumluluğunun doğmasına neden olmaktadır.

Türk Ceza Kanununda soykırım, bir planın icrası kapsamında ulusal, etnik, ırki veya dini bir grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi maksadıyla, bu grupların üyelerine karşı kasten öldürme, kişilerin bedensel veya ruhsal bütünlüklerine ağır zarar verme, grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi sonucunu doğuracak koşullarda yaşamaya zorlanması, grup içinde doğumlara engel olmaya yönelik tedbirlerin alınması, gruba ait çocukların bir başka gruba zorla nakledilmesi eylemlerinden birinin işlenmesi şeklinde tanımlanmıştır.Yok etme amacı, soykırım suçunu öteki suçlardan özellikle de insanlığa karşı suçlardan ayırt eden en önemli ölçüttür. Soykırım suçu failine ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir. Ancak, soykırım kapsamında işlenen kasten öldürme ve kasten yaralama suçları açısından, belirlenen mağdur sayısınca gerçek içtima hükümleri uygulanacaktır.

Soykırımın bir devlet tarafından planlanıp organize edildiği ya da en azından fiilleri gerçekleştirenlerden bir kısmının devletle bağlantılı olduğu ise genel bir kabul görmektedir. Bu bağlamda, Sözleşme’de açıkça yer almamasına rağmen soykırımın gerçekleşebilmesi için bir planın var olması gerektiği söylenebilir. Böylelikle, soykırımın “kendiliğinden” gerçekleştirilmesi mümkün görünmemektedir; bu anlamda soykırım suçu, örgütlü bir suç olarak nitelendirilebilir. O halde suçun soykırım olarak nitelendirilebilmesi için fail, fiilleri, söz konusu grubu yok etmek kastı ile planlanmış bir dizi eylemin parçası olarak gerçekleştirmek durumundadır; fail, bu plandan haberdar olmak zorunda olup, eylemlere katılma ve eylemleri gerçekleştirme kastına sahip olmalıdır.

Devletin sınırlanamayan mutlak iktidarının kaynaklık ettiği en uç noktalardan birine işaret eden Nasyonal Sosyalist Rejim (Nazi Rejimi) ve gerçekleştirdiği kırımlar ise soykırımın hukuka aktarılması ve sınırlarının belirlenmesi yolunda tanık olunan en büyük çaplı eylemler olma niteliği taşımışlardır. Böylesine kanlı geçmişe sahip Almanya Meclisinin sözde Ermeni soykırımına ilişkin kararı Yahudi Soykırımını NORMALLEŞTİRME çabalarının yanında Türkiye üzerinde politik baskı kurmayı hedefleyen siyasi bir karar olduğu çok aşikardır. Osmanlı Devleti tebaasında bulunan tüm millet azınlıklarına sonsuz hoşgörü göstermiş ve din ve vicdan hürriyeti verilerek özgür bir şekilde inançlarını yaşamalarına imkan vermiştir.

Ermeni Soykırımı yalanının ortaya çıkmasına sebep olay ise Tehcir Kanunu kapsamında kişilerin yer değiştirilmesidir. Terör ve şiddetten beslenerek stratejik bir hedef tasarlayan Diaspora kurduğu Hınçak, Taşnak, Ramgavar, Hınçak İhtilal Komitesi, Silahlılar Cemiyeti, Ermenistan doğu cemiyeti, gibi ayaklanmaları planlayan terör örgütleri tesis etmişler, Cumhuriyetin ilanına kadar olan zaman diliminde kanlı eylem ve ayaklanmalara girişmişlerdir. Yakıp yıkan çetecilerin halka zarar vermemesi ve sakince yaşayan insanların saldırıya maruz kalmaması için yapılan bir önlem niteliğinde olan ve Osmanlı hükümetin kanuna dayandırdığı bu uygulama aslında keyfi değil zorunluluktan ortaya çıkmıştır. Kanunun içeriğine bakınca herhangi etnik grup ve zümrenin zikredilmemiş olması kanun kapsamının devlete karşı gelen kim olursa olsun uygulanacağı teminatını vermiştir. Görüldüğü gibi bu kanun savaş hallerinde iç güvenliğin temini ve yönetime karşı tutum izleyenlere karşı alınacak askeri tedbirleri içermekte, devletin güvenliğini sağlamak amaçlı bir yetki kanunudur. Yer değiştirme sırasında soykırım maksadı ile Osmanlı ordusu tarafından öldürülen tek bir ermeni vatandaşının olduğu tarihin hiçbir kesitinde yoktur. Öldüğü iddia edilenlerde isyana kalkışan çetecilerdir. Ayrıca Batılı istatistikçilerin o dönemde ortaya koyduğu Ermeni nüfusunun tamamı 1,2 milyon civarındayken Tehcir sırasında soykırım yapıldığını iddia edenlerin “1,5 milyon kişi katledildi” yalan ve yanılgısını göstermektedir.

Soykırım, bütün bir insan topluluğunun var olma hakkının inkârıdır; tıpkı cinayetin, kişilerin yaşam hakkının inkârı olduğu gibi… Var olma hakkının böylesi bir inkârı, insanlığın vicdanını sarsmakta, insanlık değerlerinin, bu topluluklarca temsil edilen kültürel ve diğer katkıları açısından büyük kaybına yol açmaktadır.

 

Detaylı bilgi için: [email protected]